Haldun ARMAĞAN
Herkesin Kendi Sarayını İnşa Ettiği Ülkeden Seyir Notları
Sonradan para hırsına yenik düşüp suyu çıkarılan “Matrix” üçlemesi içinde yalnızca birincisi ayrı bir yere konulmalı. Matrix’i esinlendiği ve etkilendiği benzeri filmlerden ayıran özellik, basmakalıp aksiyon sahnelerine yeni bir soluk getirmesi diye düşünülür genelde. Oysa onu diğerlerinden farklı kılan en önemli nokta, felsefi öğelerin filme ustalıkla yedirilmesidir.
Yaşadığımız dünyanın zihinleri esir almaya yönelik bir kurmaca olduğundan ve bizi bu sanal alemde yöneten bir üst katmandan sözedilirken, filmin kahramanına iki seçenek sunulur: Ya kırmızı hapı yutup gerçekle yüzleşecek ve elbette sonuçlarına katlanacak; ya da mavi hapı tercih edip, kurgulanmış dünyada kendisine biçilen rolü oynamayı sürdürecektir.
Ne zaman ülkenin gidişatından sözedilse, siyasetin artık gerçekle ve etikle bağlarını kopardığı, herkesin kendi zenginini ve yolsuzluk düzenini yaratma gayreti içinde olduğu vurgulanıyor. Peki bu yanlış gidişatı denetleyecek, hatta gerekirse durduracak olan toplumsal iç dinamikler, haydi daha açık söyleyelim, sivil toplum kuruluşları, medya organları, meslek birlikleri ve ticari kazanç amacı gütmeyen tüm dernekler, kanaat önderleri ne yapıyor? Genel görünüme bakılırsa, toplumun iç dinamikleri “Türk’e nasıl olsa birşey olmaz” mantığından yola çıkıp, hem mavi, hem de kırmızı hapı birlikte yutmuş. Artık entelektüelliğin itici gücü, kanaat önderliğinin yol göstericiliği birer masaldan ibaret. Hepsi meşgul şu anda: ne de olsa herkesin kendi sarayını inşa etmesi zaman alıyor…
Haber kanalı olmakla övünen NTV’de bir sohbet programı. İki tiyatro oyuncusu çağrılmış, o meşhur deyimle, seviyeli bir söyleşi bekliyoruz. Ama bir üçüncü konuk daha var gruba katılan. Orasına burasına yaptırdığı silikonlarıyla gazetelerin gündemini işgal eden bir manken. Gayet doğaldır, tiyatrodan sanattan konuşulurken şöhretli mankenimiz sıkılıyor ve bir sağa bir sola devrildiği koltuğunda sırasını bekliyor. Sanat söyleşisine paparazzi sosu katılmış bu ortamda kendisine sıra geldiğinde, yöneltilen soru şu: “Hiç estetik yaptırdınız mı?” Cevap hemen geliyor, “tabii ki de!” Bu anlamlı ve derin yanıtla içimiz rahat, düzeyli bir söyleşi izlemenin bu kadarlık keyfiyle yetinip başka kanala geçiyoruz.
İstanbul’un sanat ve kültür başkentliğini perçinleyen etkinliklerden biri de her yıl düzenlenen Uluslararası Film Festivalidir. Bu yılın onur ödülleri, Tarık Akan ve Yavuz Turgul’a verildi. Tarık Akan sinemada onurlu ve kişilikli duruşun en güzel ifadelerinden biri. Keza Yavuz Turgul filmlerinde eyyamcılık yerine, Türk toplumuna ayna tutmayı yeğleyen ve bunu da çok güzel başaran bir isim. Böylesine hakedilmiş ödülleri vermek üzere sahneye kim davet edildi biliyor musunuz? Sinemada bir cehalet ve görgüsüzlük anıtı dikmeye yetecek başarılara imza atmış Hülya Avşar. Buyrun işte kırmızı ve mavi haplar, günde en az bir kez, ikisi beraber.
Bütün renkler kirleniyorsa artık beyaz giymişsin, renkli giymişsin ne önemi var! Yılların tiyatrocusu, bu mesleğin duayenlerinden Gencay Gürün de böyle düşünmüş olmalı. Çehov’un Vişne Bahçesi eserine başrol oyuncusu ararken, ünlü tiyatrocuların maddi beklentilerini karşılayamayacağını anlayınca, bir başka seçeneğe yönelmiş. Konservatuar mezunu gençlerden yıldız yetiştirmek ise aklınıza gelen, siz belli ki sadece bir tek hap yutmuşsunuz. Çünkü Anton Çehov’un eserinde başrol Hülya Avşar’a verilmiş. Gazetedeki manşet şöyle: “büyük fedakarlık.” Elbette kastedilen oyuncunun fedakarlığı.
Neyse ki hiç yitirmediğimiz bir özelliğimiz var: Alıngan bir toplumuz. Her şeyden nem kapabiliyor ve tepki veriyoruz.
Tepkisiz toplum sağlıksızdır, o yüzden sesimizi yükselttiğimiz anlar bir başka güzelleşiyor.
Örneğin, bir filmde (Ferzan Özpetek/Hamam) iki erkek hamamda öpüştüyse, Hamamcılar Derneği anında ekranda, uzatılan mikrofonlara haykırıyor: “Böyle rezalet olmaz, bu hamamlarımızı lekelemektir.” Bir gazetede karakterlerden birinin hemşire olduğu bir fıkra mı yayınlandı; Hemşireler Derneği isyan halinde, “bu büyük bir hakarettir” diyerek. Bir siyasetçi “ben doktorlara iğne yaptırmam” deyince de, Tabipler Birliği hemen protesto hazırlığında.
Dinamiklerin enerjisi böyle kanalize ediliyor işte. Dolayısıyla hergün gazete sayfalarında ve ekranlarda boy gösterip, yüzünü bile görmediği hastalara sanal ve genel çözümler üreten; mucize tedavi vaadleriyle şifa bekleyen insanları para makinesi gibi gören tıp adamlarına ettiği yemini hatırlatacak enerji de kimsede kalmıyor.
Herkesin gayet emin ve vakur adımlarla yokuş aşağı gittiği bir ortamda, ille de yukarı tırmanmak gibi bir zahmete kalkışmak anlaşılır gibi değil; “tabii ki de.” Nihayetinde alırsın iki hapı birden, icabında diğerlerinin bile önüne geçtiğin zamanlar olur.
Haldun ARMAĞAN
Kendimize Tuzak Gibi Kurduğumuz Tabular ve
''Kurtlar İmparatorluğu''ndan Duyulan Rahatsızlık
Klasik bir polisiye gerilim türünün temel öğelerini barındıran, ama bunları güncel siyasi bağlantılar ve uluslararası entrikalarla harmanlayıp daha da ilgi çekici hale getiren “Kurtlar İmparatorluğu” filmi, farklı nedenlerle de olsa, medyada epey geniş bir yer buldu. Kimileri konuya sinema-edebiyat ilişkisi içinde yaklaşarak, filmin çıkış noktası olan Jean Christophe Grangé’ye ait “Kurtlar İmparatorluğu" romanı ile filmi karşılaştırdı ve her zaman olduğu gibi, edebiyattan yana tavır koydu. Bunun yanı sıra, uluslararası bir yapımı tamamen iç kaygılarla izleyip, Türkiye’deki çekimleri çok yetersiz bulanlar oldu; filmin Türkiye ayağında görev alan teknik ekiple oyuncu isimlerinin, Emre Kınay dışında jenerikte yazılmamasına bozulanlar olduğu gibi.
Hiç değilse bir kez olsun, bir filmi kapanış jeneriğine kadar izlemişsek bu bile bir başarıdır; ama "Kurtlar İmparatorluğu” ile hatırlanması gereken başka bir nokta var: Filmler birer belgesel değildir, hele hele gerçeği birebir yansıtmak zorunda hiç değildir. Önemli olan filmin hayal ederek kurguladığı karakterlerle varedilen dünyanın, biz seyircileri içine alıp almamasıdır.
Sinema elbette gerçek dünyadan beslenir, pek çok yanıyla birebir yansıtabilir de. Ancak bilet alıp sinemadan içeri girdikten sonra izlemeye başladığınız film, gerçek dünyanın yeniden üretilip sunulmasıdır. Dolayısıyla, Kapadokya’daymış gibi gösterilen Nemrut Dağı heykellerine veya bir mafya liderinin odasında Yılmaz Güney posteri bulunmasına dayanarak filmi kötülemek, iki şeye işaret eder: Ya sinema duygusundan, ya da "iğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batırma" duygusundan yoksunluk…
Paris’teki Türk mahallesinde gayet acımasız bir biçimde (bazı sahneler "Seven" filmini fazlasıyla anımsatıyor) katledilen üç kadınla ilgili soruşturmayı yürüten komiser, Türkleri iyi tanıyan eski polis Jean Reno’dan yardım almaya karar verir. “Kurtlar İmparatorluğu" Paris’in etnik dokusu yoğun semtlerinden, İstanbul ve Kapadokya’ya uzanan bir polisiye gerilim. Öyküsünün temel eksenleri ise insan kaçakçılığı ve diğer yasadışı yollardan palazlanmış mafya, kaçak çalıştırılarak esir muamelesi gören işçiler, 11 Eylül olaylarından sonra yoğunlaşan anti-terör uygulamaları, Fransız polis teşkilatı içindeki yozlaşma ve ucu Türkiye’ye de dayanan ırkçı milliyetçi akımlar.
Filme ilişkin Türkiye'de yapılan bazı eleştirilere şaşırmamak ise mümkün değil! Öncelikle adını koyalım: Bu film bir polisiye gerilim olarak başarılı mıdır, bence evet. Ama olayın bu tarafını bırakıp, Türkiye ile ilgili mantık hataları aramak, filmdeki Bozkurt kavramından yola çıkarak, Türkiye’de milliyetçilerin küçük düşürüldüğüne kanaat getirmek, asıl bizim gerçeklerden kopuk yaşadığımızı ortaya koyuyor.
Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından her yıl yayınlanan raporlarda, Türkiye’nin uluslararası uyuşturucu trafiğinde transit konumdan kurtulamadığı, insan kaçakçılığında ise giderek ciddi boyuta varan bir üs olma konumuna geçtiği ve buna benzer istatistik veriler birer "resmi gerçek" olarak tüm dünyaya ilan edilmiyor mu? Bizim yetkililer de konuyla ilgili aldıkları önlemleri hatırlatıp, Türkiye'nin bu sorunlarla mücadeleye hazır olduğunu söylemiyor mu?
Bence alınganlığı bırakıp, enerjimizi bu tür olumsuzluklara karşı önlem almaya harcasak daha iyi olacak. Hırsızı, teröristi, kaçakçıyı "iyiler-kötüler" diye ayrım gözetmeksizin tümden lanetlemek çok mu zordur?
Doğrusunu söylemek gerekirse, “Kurtlar İmparatorluğu" ekibi çekimler sırasında senaryoya müdahale dışında pek bir destek görmedi Türkiye’den. Filmin yönetmeni ve yapımcıları, çekimlerle ilgili izinlerin bunalttığını, üstelik Kapadokya ve İstanbul’daki çekimlerin de aşırı kesimlerden gelen tehditler altında yapıldığını anlattı durdu çeşitli gazetelere. Ayrıca senaryoda Türkiye’nin isteği üzerine değişikliğe gidildiği de ortaya çıktı. Filmi izlerseniz göreceksiniz, sonlara doğru Kapadokya’da düzenlenen bir operasyonla tüm "kötü adamlar” haklanır ve Türk polisini temsilen bir oyuncu şöyle der: "Bütün bunların Ankara ile bir ilgisi yok."
Filmin bütünlüğü içinde fazlasıyla sırıtan böyle bir ekleme yapmak yerine, senaryonun gidişatı "Türk yetkililerin Fransız polisi ile işbirliği yapması sonucu, Türkiye’de yasadışı işlere ve cinayetlere bulaşmış aşırı sağcı miltanların ele geçirilmesi" şeklinde değiştirilseydi, çok daha isabetli olurdu. Hem filmin bütünlüğü açısından, hem de kendimizi dışarıya olumlu tanıtma çabamız açısından.
Anlaşılan geçen haftalarda sözünü ettiğimiz "Net 2.0" ekibinin başına gelen, daha küçük boyutlarda “Kurtlar İmparatorluğu" ekibinin de başına gelmiş. Muhtemelen müdahale ve engellemelerden bezmiş bir ruh hali içinde olan film ekibi, kurgu sırasında Türkiye ile ilgili bölümleri mümkün olduğunca kısa ve çabuk geçiştirivermiş.
Böyle hallerde yapana değil, yaptırana bakmak gerek. Çünkü amaç ille de Türkiye’yi kötü tanıtmak gibi bir art niyetten kaynaklansa, gider bir başka ülkede Türkiye dekoru yaratır, istedikleri sahneyi de çekerlerdi.
Haldun ARMAĞAN
Ankara'nın Mevzuatı Elinden Geleni Ardına Koymuyor!
Keşke bir yetkilimiz çıkıp, gayet net biçimde "Türkiye'nin yurt dışından gelen yapımcıları istemediğini" söylese. Hatta "gidin kardeşim, buradan başka nerede isterseniz orada çekin filminizi" diye ekleyebilse. Hiç değilse o zaman Türkiye ile ilgili önyargılara ya da herhangi bir Arap ülkesi gibi değerlendirilme algısına üzülmemiz, tedbir düşünmemiz gerekmezdi! Oysa Ankara'da hangi yetkiliye sorsanız, yabancı sermayenin teşvikinden yana. Yabancı sinemacıların Türkiye'ye gelmesi ise son derece arzu edilen bir durum; hele bir de doğal plato işlevi gören tarihsel ve tabiat güzelliklerimiz düşünülürse...
Söz olarak gayet şık duran vaatler, hayatın acı gerçeklerine çarptığında, ne yazıkki paramparça olmaya mahkum. Bu durum 20 yıl önce de böyleydi; şimdi de.
Bürokrasi kendisini mevzuat hazretleri olarak tanımlamaktan ve "yorgunu yokuşa sürme" gayretiyle varlık sebebini ortaya koymaktan vazgeçmediği sürece değişmesi asla mümkün değil.
Eziyet yalnızca sinemacılara mı yönelik? Elbette böyle bir "ayrımcılık" sözkonusu değil! Mevzuat hazretlerinden payını -ama az, ama çok-herkes alıyor.
Sonuç olarak, hastane kapılarına düşüp, bir semtten doktor raporunu, tamamen başka bir semtten de başhekim onayını almaya çalışan bir SSK mağdurunun durumu ile, 500.000 liralık (50 yeni kuruş) eksik ödenmiş borç için 5 milyondan fazla masraf yaparak kapınıza "ödeme emri veya haciz emrini" dayatan maliyenin yaşattığı psikoloji farklı gibi görünseler bile, öz aynı: Hayatla bağlarını koparmış, zorluk çıkartarak ve sıkıntı çektirerek kendisinin önemli ve vazgeçilmez olduğu inancını sürdüren bir bürokratik mekanizma.
"Truva"nın yapımcıları çekim aşamasında mekan ararken, doğal olarak, "Troya'yı esas yerinde çekebilir miyiz" düşüncesiyle önce Türkiye'ye yöneldi. Önlerine çıkartılan mevzuat ve diğer güçlükler, anında bu fikri kafalarından silmeye yetti. "Truva" gibi bir filmin sağlayacağı müthiş tanıtım fırsatı ve Brad Pitt, Angelina Jolie gibi dünya starlarının Türkiye'ye odaklanmasıyla kendiliğinden ortaya çıkacak turizm olanakları da bir güzel güme gitti.
Ne ilk ne de son: Yıllar önce yine bu topraklara ait "İnce Memed" filmini Türkiye'de çekmek için çalmadığı kapı bırakmayan Peter Ustinov da aynı hüsranı yaşamamış mıydı?
"Net 2.0" filmi, "tamamı Türkiye'de çekilen ilk Hollywood yapımı" diye günlerce gazetelere haber oldu. 1995 yılında başrolünü Sandra Bullock'un oynadığı "The Net/Şebeke" filminin devamı niteliğindeki "The Net 2.0"nin çekimlerinde, senaryodaki Türk karakterlerin rolleri için kadroya Demet Akbağ, Güven Kıraç, Halit Ergenç ve Şebnem Dönmez dahil edildi. Buraya kadar "herşey güzel, gelişmeler ne kadar olumlu" diye düşünüyorsanız, filmin yönetmeni Charles Winkler'a kulak vermenizde yarar var:
"... Kültür ve Turizm Bakanlığı işleri biraz kolaylaştırsa bizleri daha çok görürsünüz. İşler çok yavaş ilerliyor. Her yerde bugün git, yarın gel mantığı hakim. Tabii bir de vergi konusu var. Size garanti ederim, eğer bu vergi sorunu çözülürse birçok yapımcı burayı tercih eder ve Türkiye bu sektörden birkaç ay içinde milyonlarca dolar kazanır. ... Aslında cevap hayır bile olsa, hep evet deniyor. Burada o kadar çok bürokrasiyle uğraşmak zorunda kaldık ki. Sarayda çekim yapabilirsiniz dediler, saraya gidince orada çalışanlar çekim izni vermedi. Hiç kimse verdiği saate sadık kalmadı. Böyle olduğu sürece yapımcıların Türkiye'yi tercih edeceğini sanmıyorum. Biz burada bir ilkiz, ama bir sonraki kim olacak merak ediyorum. Daha doğrusu bir sonraki olacak mı?" (Eylem Bilgiç'in Sabah'ta yaptığı söyleşiden kısaltarak alıntıladım.)
Charles Winkler'in feryadı, herhangi bir yorum gerektirmeyecek kadar net. Bu kadar bürokrasiyle ve zora koşma mantığı ile yaşanan bir ülkede film çekmek neden cazip olsun ki? Şimdi İtalya'da ödülden ödüle koşan Ferzan Özpetek, "Harem Suare" filmini Türkiye'de çektikten sonra adeta canından bezmiş bir halde Winkler ile benzer duyguları ifade etmişti: Bu kadar engelleme varken filmlerimi bir daha Türkiye'de çekmem.
Charles Winkler da aynen Özpetek gibi, "ben dersimi aldım, bir daha mı tövbe" demeye getiriyor.
Bürokrasimiz bir yanda yollara taş döşeyip, engeller yaratırken, beğenmediğimiz (kalkınma ve teknoloji anlamında onların önünde olduğumuz savını kastediyorum) Fas ve Tunus, Hollywood yapımcılarının sırtından yıllık turizm gelirinden çok daha fazla para kazanıyor. Ülke tanıtımı da cabası.
Bize gelince, tanıtım konusundaki sicilimiz o kadar bozuk ki hangi birini hatırlatmalı...
Michael Jackson şöhretinin doruğundayken, bir konser için İstanbul'a gelmiş ve bu sırada yeni klibini Topkapı Sarayı'nda çekmek istemişti. Nice uğraşa rağmen böyle bir izin çıkmamış ve yanılmıyorsam çekimler için Prag tercih edilmişti.
Bir müddet sonra Topkapı Sarayı'nda çekim izni verildi.
Ama ne için biliyor musunuz? Arabesk bir şarkının video klip çekimine!
Haldun ARMAĞAN
Türk Sinemasında Bir “Emeklemeden Koşma” Öyküsü
Yaşadığımız bu dönem, ileride Türkiye’nin sosyal ve kültürel tarihini yazmak isteyenler için fazlasıyla veri sağlayacak zenginliğe sahip. Tek mesele, bu “zenginliğin” hakedilen değil de, çoğu zaman sonradan edinilen bir şey olması; deyim yerindeyse iğreti durması. Bu meseleyi de günümüzün felsefesi hallediyor zaten: Bir şeyi haketmek hiç önemli değil; hakedenlerden ne eksiğim var deyip, kendinizi ortaya atın, sesiniz onlardan yüksek çıksın yeter, tutabilene aşkolsun!
Çağan Irmak’ın “Mustafa Hakkında Herşey” filmini izledikten sonra, tam da filmle ilgili bir şeyler yazmaya hazırlanırken, hemen her gazetede kendisiyle yapılan söyleşileri okudum. İlk sinema filmini çeken bir yönetmenin dünyasını tanımak için fazlasıyla yol göstericidir bu tür söyleşiler. Okudukça (çünkü yönetmen merhamet duygusundan başlayıp, sosyal sınıflar arası ayrımcılığa dek uzanan son derece derin konulara giriyor) ortada bir ego problemi olduğuna kanaat getirdim. Anlaşılan, “nasıl olsa televizyonda başarılıyım --ölçümüz Asmalı Konak-- demekki sinemaya balıklama dalabilirim” yaklaşımının bir örneğiyle daha karşı karşıyayız.
Reklam dünyasının kazandırdığı deneyimler sayesinde, “Mustafa Hakkında Herşey”in görüntü ve kurgu başarısı filmin aksamayan yegane noktası. Bu başarılı görüntüleri dolduracak düzeyde içerik, oyuncu yönetimi, karakter yaratma ve öykü anlatma becerisi derseniz, onlar maalesef yok. Çizilmeye çalışılan mutlu aile tablosunun yapaylığı anlatmakla bitmez; kilit sekanslardan biri olması gereken aldatma sahnesinden tutun, intikam/merhamet/bilinçaltı gibi her biri iddialı “konu başlıkları” ise işleniş biçimiyle sinema olmaktan bir hayli uzak.
Tasarlamak yetmiyor; sinema gören gözler de gerekiyor. Gerçi Çağan Irmak’ın benzer kaygılar içinde olmadığı çok açık. Sinemanın teorisiyle zaman kaybetmeye gerek olmadığı gibi bir anlayış seziliyor. İzleyip etkilendiğimiz film karelerini bir konuyla birleştirip yeniden kurgulayınca ortaya sinema çıkıyor anlaşılan; uzun sözün kısası, emeklemeden yürümek, hatta koşmak gibi bir durum sözkonusu…
Sinema filmi için donanım yetersizliğini bırakın bir yana, asıl filmin kapanış jeneriğini görünce zıplamamak mümkün değil. Filmdeki karakterler “arabada ki kadın” “evde ki adam” gibi günümüzde her alanda geçerli olan özürlü Türkçe ile tanıtılıyor. Bu da pek sürpriz sayılmaz aslında, müziğimiz “ayağını kescem” “belini kırcam” diyebiliyorsa, yedinci sanatımız da “sinemada ki film” derse, çok mu!
Haldun ARMAĞAN
İnsanı Üniversitede Öğretim Görevlisi Olmaya Kışkırtan Film
Eski Türk filmlerini, hani yıllar sonra bile içimizin bir yerini titreten, televizyon ekranlarında rastlayınca çakılıp kaldığımız siyah beyazdan renkliye geçişin en güzel örneklerini sergileyen Türk filmlerini yeniden çevirme projesi çok harika bir fakir olarak da kabul gördü. Ama her nedense bu filmler çevrildiğinde sinema salonları yerine ancak TRT başta olmak üzere bazı televizyon kanallarında gösterim imkanı bulabildi.
Samanyolu’ndaki naiflik, Hıçkırık filmindeki duygusal yoğunluk ya da bir Ankara Ekspresi filmindeki sadakat ve aldanış 2000’li yıllara birebir taşınabilir mi? Yapımcılar bu sorunun yanıtını “evet” olarak vermiş olsa gerek; o döneme ait filmlerden en ünlülerini genç oyuncularla birebir yeniden çevirdiler. Oyuncular arasında açıkça kendisini yeni bir Türkan Şoray ya da Hülya Koçyiğit olarak tanıtan yoktu, ama böyle bir mertebeye erişmeye hayır demeyecekleri de açıktı. Sonunda ne olduğunu ise hep birlikte gördük. Yeniden çevrilen bu filmler, arşivlerin tozlu raflarındaki yerini aldı.
Seyirciyle buluşmama, projenin başarısızlığından, daha açık söylemek gerekirse, filmlerin kötü birer taklit olmaktan ileri gitmemesi yüzündendi. Her biri kendine özgü renk ve tatlar taşıyan filmlere, karbon kağıtla kopya çıkarma muamelesi yapıldığı için, harcanan onca emek de boşa gitti.
“Kadın Avcıları” diye başlayan yazının Türk sinemasına doğru ilerlediğinin farkındayım, ancak yeniden çevrim konusu olunca değinmeden edemedim. “Lady Killers/Kadın Avcıları” 1955 yapımı bir İngiliz kara komedi klasiğinin yeniden çevrimi. Yönetmen Coen kardeşler, sinema tarihinde yer etmiş bir filmi alıp, birebir uyarlayabilirdi pekala. Böylesi belki ticari anlamda risklerden uzak durmayı da sağlardı. Oysa filme Amerikan dokusunu yedirmeyi başarmış; bununla da kalmayıp diyaloglardan oyuncu yönetimine kadar kendi “renklerini” mümkün olduğunca kullanmışlar. Olay örgüsünün güney bölgesine taşınması, dil, din, ırk ve müziksel anlamdaki farklı tonların hikayeye aktarılması sayesinde, 1955 yapımı İngiliz Lady Killers ile 2004 çevrimi Amerikan Ladykillers filmlerinden ayrı ayrı sözetmek mümkün.
“Dayanılmaz Zulüm” gibi tipik bir Hollywood klişesinden sonra –yönetmenler adına büyük bir hayalkırıklığı olarak da okuyabilirsiniz bu satırları- “Kadın Avcıları” büyük stüdyo yapımı olmasının dezavantajlarını barındırmıyorö bir bağımsız yapım kadar olmasa da, belli ölçülerde özgünlüğünü koruyor.
Tom Hanks olağanüstü oyunu ile filme sahicilik ve anlam katıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, Tom Hanks bugüne kadar oynadığı bütün rollerin üstesinden geldi ve her role de ruhunu katmayı başardı. Üstelik bu filmde Tom Hanks tarafından oynanan Profesör G.H. Dorr karakterinin İngilizceyi son derece edebi biçimde ve görkemli bir sözcük dağarcığıyla kullanması benim açımdan son derece hoş bir durumdu; bir an Hacettepe günlerime geri döndüm. Keşke dedim, üniversitelerden birinde öğretim üyesi olsaydım, bu filmi öğrencilerime ders niyetine izletseydim…
Haldun ARMAĞAN
Doğunun Korkuları Batıya Uyar mı?
Hiç yurt dışına gidip bir süre sonra farklı mutfak tarzlarından bunaldığınız ve gözünüze ilk çarpan Türk lokantalarından birine kendinizi attığınız oldu mu? Peki menüye bakıp seçtiğiniz, ismiyle görüntüsüyle bizimkilere çok benzeyen yemeklerin aslında ne kadar farklı olduğunu tadınca ne hissettiniz? Bunun nedeni çok basit: Diyelim New York’taki bir Türk lokantası, yemeklerini mutlaka Amerikan ağız tadına göre dönüştürmek zorunda; çünkü ana hedef kitlesi kırk yılda bir oraya gidip hesap ödeyecek olan biz değiliz. Dolayısıyla “bize ait” sandığımız yemekler, aslında bizim buradakilere hiç benzemeyecek; çünkü farklı soslar, ek malzemeler ve pişirme yöntemleriyle Amerikanlaştırılmıştır.
“Karanlık Su" filminin başarısızlığı da New York’taki bir Japon lokantası örneği ile açıklanabilir. Japonya’da çok tutmuş bir korku filmi neredeyse birebir kopyalanıp Amerikan versiyonu haline getiriliyor. Korku unsurları Japonya’dan; ama lezzeti arttırmak üzere hazırlanmış soslar; oyuncular ve olayın geçtiği yer de dahil olmak üzere herşey tamamen Amerikan.
Kişisel başyapıtlarımız arasında seçkin bir yere sahip “Motosiklet Günlüğü” gibi bir filmde imzası olan Walter Salles nasıl olup da böyle bir oyuna gelmiş, haydi bunu bir kenara bıraktık diyelim. Ama Jennifer Connely başta olmak üzere iyi bir kadroya ve başarılı bir çevre düzenlemesine sahip “Karanlık Su”nun hiçbir etki yaratmaması nasıl açıklanabilir?
Doğu ile batı kültürleri arasındaki farklılıkla elbette. Ya da daha açık bir şekilde söylersek, doğu kültürüne ilişkin korkuların, batılıya uymaması meselesi.
Batı kültüründe "korku” dediğimiz unsurlar iki ana kaynaktan beslenir: Dinsel ya da doğaüstü referanslar ile materyalist dünyaya ait durumlar. Kimi zaman iki ana kaynak buluşur ve başka türevleri oluşturur. Tüm öğelerin harmanlandığı psikoloji “ruhani” değil “maddeci” bir dünya ile bağlantılıdır. Korku kahramanları yeniden canlanan ölüler, mumyalar, çevresel etkiyle başkalaşmış canavarlar ya da ruhlarına şeytan girmişçesine önüne geleni kesip doğrayan psikopat katillerdir. Materyalist anlayış filmin şekillenmesinde olduğu kadar, sonuçlanmasında da etkili olur: Filmin kahramanı olayın gizemini bir şekilde çözer ve kötü olan her ne ise onu alt eder.
Doğulu kültürlerin korkuyla olan ilişkisi ise daha çok mistik dünyayla bağlantılıdır. Ruhsal öğeler, iç dünyayla alakalı gizemler ve insanın ölümlü bir varlık olması durumu, korku sinemasının da ruh iklimini biçimlendirir.
Uzun sözün kısası, “Karanlık Su” aslı bir Japon filmi olan “Karanlık Sular”ı kopya ederek New York’a uyarlamaya çabalıyor. Doğulu kültürün ürünü olan korkulara, batılı soslar eklemekse yetmiyor. Çünkü Tokyo’da akan karanlık sular ile New York’taki karanlık su aynı psikolojik etkiye sahip olamaz. Olayların akışı kadar, ait olduğu psikoloji de önem taşıdığı için, zaten benzer etkiyi yaratması da mümkün değil.
Haldun Armağan
Sinemadaki Ateş Böcekleri
Sinema salonları, alınan bütün yasal önlemlere rağmen hız kesmeyen korsana karşı izleyiciyi duyarlı olmaya çağırıyor. Çoğu kez filme geçmeden önce, salonda gizlice çekim yapanlara karşı dikkatli olmaya çağıran uyarıyı okuyoruz. Elbette son derece haklı ve desteklenmesi gereken bir konu. Ancak film seyretmenin keyfini tam manasıyla çıkarmak için, filmin korsan kopyasına yeltenenler kadar, sinemada film izlemeyi tahammül edilmez hale getirenlerle de mücadele etmek gerekiyor. Ben onlara kısaca "korsan seyirciler" diyorum: Sinemayı ciddiye almayanlar ve filme yoğunlaşmak haricinde herşeyle meşgul olanlar…
Cep telefonlarının film sırasında çalmasını kastetmiyorum, genelde sessiz konuma alınıyor. Ama şimdilerde daha kötü bir deneyim yaşamaktayız. Film gösterilirken sessiz konuma alınmış telefona gelen çağrı yüzünden ışığı sürekli yanıp sönerek bir el feneri haline geliyor! Telefonuna gelen mesajları okuyanlar, daha da ileri gidip film boyunca cep telefonuyla mesaj yazanlar ise sayılmayacak kadar fazla. Kimbilir kaç kez yanımdaki seyircinin cep telefonuna fısıltılı bir sesle konuşup "seni sonra ararım şimdi sinemadayım" demesiyle irkilip, filmle ilgili bütün dikkati dağılmayan var mı acaba?
Telefonların çantada tutulması bu kadar zor mudur? Böylesine acil ve önemli işi olanların(!) sinemaya gitmesine gerek var mıdır? Hepsinden önemlisi acaba cep telefonunu kapatmayıp, salondaki biz zavallı gerçek seyircilere "ateşböceği" ya da "elfeneri" sendromu yaşatanların, izledikleri o filmden bir şey anlaması mümkün müdür? Bu sorularıma henüz cevap bulamadım!
Sinemada film izlemek bir törene katılmak gibidir; ortak bir ruh ikliminde buluşmaktır. Kuralları son derece basit olan toplu bir merasime katıldığımızı düşünelim. Tüm yapmamız gereken, bütün dikkatimizi filme vermek, dış dünyaya kapıları kapatıp sinemanın büyülü dünyasına yoğunlaşmak, yanımızdaki ile film boyunca konuşmamak ve cep telefonunu unutmak. Bu kadarcık bir duyarlık gösterilse, belki de dikkatini vermediği için başarısız kabul ettiği pek çok filmin aslında ne kadar büyüleyici olduğunu farkedecek o korsan seyirciler...
Film izlemenin işte burasındayız. Ama iş bu kadarla da kalmıyor; seyredilen her filmin bitiminde salonu terkederken gözüm ister istemez sıraların arasına ve çoğu kez merdivenlere kadar yayılmış olan çöplere takılır. Film başladıktan sonra gelenler farkında olmayabilir; ama daha önce gelip yerini bulmaya çalışanların gözünden kaçmaması gereken bir detay var hep: Bizler temiz bir salona gelmiştik ve filmi izlerken burayı küçük çapta bir çöplüğe çeviriverdik.
Kent kültürü, kent bilinci, çağdaşlık ya da benzeri tüm kavramlar üzerine ciltler dolusu kitap da yazılmış olsa, tek tek bireylerin bu sorumluluğu içinde hissetmemesi halinde hayata geçirilemiyor. Çünkü böyle bir sorumluluğu hissetmememek için öylesine savunma mekanizmaları oluşturulmuş, öylesine karşı argumanlar geliştirilmiş ki şaşıp kalırsınız. Ben size çeşitli zamanlarda sinema salonununda film izleme keyfimi, telefon sesi ya da çöp atıklarıyla kirletenlere yönelttiğim nazik uyarılara aldığım yanıtları aktarayım: “Moralim çok bozuk, farkında bile değilim”; “ben değil yanımda oturan yapmıştır”; “telefonu kapatmayı unutmuşum”; “madem ortalık kirlenecek, o zaman mısır falan satılmasın”; “o kadar elemanları var, tabii ki temizliği de onlar yapacak”; “herşey düzgün de sıra buna mı geldi?” veya “herkes yapıyor bunu, bir tek ben miyim?” gibi karşı sorulara ya da savunmalara ne diyebilirsiniz ki…
13 Mayıs 2009 Çarşamba
23 Ağustos 2007 Perşembe
Sinemasız Çankaya
Yeri geldiğinde iri iri laflarla tanımlıyoruz Ankara'yı: "Koskoca Başkent", "Türkiye'nin Siyasi Nabzının Attığı Yer" vs.
Diyelim bu "koskoca" kentin tam merkezinde oturuyorsunuz ve canınız sinemaya gitmek istedi. Öyle bir anda evden çıkıp en yakındaki sinemaya gitmek üzere bir plan yapabilir misiniz?
Yakın bir zamana kadar yanıtı "elbette" olan bu soruya, artık "maalesef" demek zorundayız. Ankara'nın koskoca Çankaya semtinde sinema kalmadı. Önce Yıldız tarafındaki Moviepol, sonra da Tunalı Hilmi Caddesindeki Kavaklıdere sinemasının kapanmasıyla, merkezde oturup sadece film izlemek için evden çıkma devri de kendiliğinden kapanmış oluyor.
Suçlu ya da sorumlu ararken, önce aynaya bakmak gerekiyor. Tüm topluma dayatılan ve de gayet güzel benimsenen tüketime dayalı sosyalleşme sayesinde, insanlar yalnızca sinemaya gitmek için sokağa çıkmaz oldu. Mutlaka bir alışveriş merkezine gidilecek, piknik yaparcasına katlar-mağazalar arasında turlanacak, birşeyler yenip içilecek ve arada "sinema yapılacak."
Ne yazık ki geldiğimiz nokta bu.
Sonuçta, Ankara yokolan pek çok özelliğiyle beraber kent tarihi kimliğini de birer ikişer yitiriyor ve bu yeni tarz alışkanlıkların kültüre vurduğu darbeleri birebir yaşıyor.
Başkent'in en gözde yerlerinden Kuğulu Park ve Tunalı Hilmi, kültürel anlamda İstiklal Caddesi olabilecek potansiyele sahipken, artık sinemaların kapanıp işmerkezi ya da lokantaya, mimari özellikler taşıyan eski Ankara evlerinin ise otel ve özel hastaneye dönüştüğü bir dönem içinde.
Şehirciliğin "ş"sinden habersizlerin eseri olan kavşak ve yol düzenlemeleri sayesinde gün içinde sürekli tıkalı olan Tunalı trafiğine bakınca, insanın içi eziliyor.
1980'li yıllarda Başkentin bu merkezi semti tam 9 ayrı sinemaya sahipti. Ne yazıkki, Çankaya sinemasını gece klubü, Ses sinemasını lokanta, Dedeman sinemasını hastane, Talip sinemasını otopark, Karınca sinemasını işhanı ve Dilek sinemasını düğün salonu yapıp "bu ağırlıklardan kurtulduk"(!)
Tek teselli Akün ve Çağdaş Sahne'nin hiç değilse tiyatro salonu olarak faaliyet göstermesi. Gerçi Devlet Tiyatroları sahip çıkmasa onlar da çoktan varlığını yitirmiş olacaktı.
Caddenin tek ve son sineması Kavaklıdere de maalesef, Ağustos başında perdelerini kapatmak zorunda kaldı.
Kent merkezinde bulunan sinemaların yokolduğu ve yoğunluğun yalnızca alışveriş merkezleriyle, oradaki sinemalara kaydığı bir süreç bu. Demekki Ankaralılar sadece film seyretmek için sokağa çıkma keyfinden vazgeçmiş.
Koca Başkentin merkezinde sadece Kızılay ve çevresindeki sinemalar kaldı. Metropol, Megapol, Ankapol, Kızılırmak, Kızılay Büyülü Fener ve Batı sinemaları; hiç değilse onlara sahip çıkalım diyeceğim, ama pek umudum yok doğrusu.
Diyelim bu "koskoca" kentin tam merkezinde oturuyorsunuz ve canınız sinemaya gitmek istedi. Öyle bir anda evden çıkıp en yakındaki sinemaya gitmek üzere bir plan yapabilir misiniz?
Yakın bir zamana kadar yanıtı "elbette" olan bu soruya, artık "maalesef" demek zorundayız. Ankara'nın koskoca Çankaya semtinde sinema kalmadı. Önce Yıldız tarafındaki Moviepol, sonra da Tunalı Hilmi Caddesindeki Kavaklıdere sinemasının kapanmasıyla, merkezde oturup sadece film izlemek için evden çıkma devri de kendiliğinden kapanmış oluyor.
Suçlu ya da sorumlu ararken, önce aynaya bakmak gerekiyor. Tüm topluma dayatılan ve de gayet güzel benimsenen tüketime dayalı sosyalleşme sayesinde, insanlar yalnızca sinemaya gitmek için sokağa çıkmaz oldu. Mutlaka bir alışveriş merkezine gidilecek, piknik yaparcasına katlar-mağazalar arasında turlanacak, birşeyler yenip içilecek ve arada "sinema yapılacak."
Ne yazık ki geldiğimiz nokta bu.
Sonuçta, Ankara yokolan pek çok özelliğiyle beraber kent tarihi kimliğini de birer ikişer yitiriyor ve bu yeni tarz alışkanlıkların kültüre vurduğu darbeleri birebir yaşıyor.
Başkent'in en gözde yerlerinden Kuğulu Park ve Tunalı Hilmi, kültürel anlamda İstiklal Caddesi olabilecek potansiyele sahipken, artık sinemaların kapanıp işmerkezi ya da lokantaya, mimari özellikler taşıyan eski Ankara evlerinin ise otel ve özel hastaneye dönüştüğü bir dönem içinde.
Şehirciliğin "ş"sinden habersizlerin eseri olan kavşak ve yol düzenlemeleri sayesinde gün içinde sürekli tıkalı olan Tunalı trafiğine bakınca, insanın içi eziliyor.
1980'li yıllarda Başkentin bu merkezi semti tam 9 ayrı sinemaya sahipti. Ne yazıkki, Çankaya sinemasını gece klubü, Ses sinemasını lokanta, Dedeman sinemasını hastane, Talip sinemasını otopark, Karınca sinemasını işhanı ve Dilek sinemasını düğün salonu yapıp "bu ağırlıklardan kurtulduk"(!)
Tek teselli Akün ve Çağdaş Sahne'nin hiç değilse tiyatro salonu olarak faaliyet göstermesi. Gerçi Devlet Tiyatroları sahip çıkmasa onlar da çoktan varlığını yitirmiş olacaktı.
Caddenin tek ve son sineması Kavaklıdere de maalesef, Ağustos başında perdelerini kapatmak zorunda kaldı.
Kent merkezinde bulunan sinemaların yokolduğu ve yoğunluğun yalnızca alışveriş merkezleriyle, oradaki sinemalara kaydığı bir süreç bu. Demekki Ankaralılar sadece film seyretmek için sokağa çıkma keyfinden vazgeçmiş.
Koca Başkentin merkezinde sadece Kızılay ve çevresindeki sinemalar kaldı. Metropol, Megapol, Ankapol, Kızılırmak, Kızılay Büyülü Fener ve Batı sinemaları; hiç değilse onlara sahip çıkalım diyeceğim, ama pek umudum yok doğrusu.
15 Mayıs 2007 Salı
Mutluluk'ta Film Ötesi Şeyler
Barbarlığın İzini Sürerken: "Mutluluk"
Önüne hangi sıfatı koyarsanız koyun, cinayet olduğu gerçeğini değiştirmeyecek bu bölgeye ait olan bir acı uzun zamandan beri ilk defa popüler sinemaya konu oluyor. "Mutluluk" filmi ile ortaya çıkan bir fırsat var: töre cinayeti denen vahşetin geniş kitlelere yansıması, bilinçlendirilmesi anlamında. "Mutluluk" bunu iyi bir sinema ruhu ve didaktik olmadan başarıyor. Ancak, "Mutluluk" filmini salonda yüzde 80 oranındaki kadın seyirci nüfusuyla beraber izlerken, üzülmemek elde değildi. Bu filmi esas ve mutlaka görmesi gerekenler, yani erkekler, nerede acaba?
Üniversite öğrencileri düzeyinde yapılan araştırmalarda bile, namus ile cinayeti birbirini tamamlayan, üstelikbir insanın canına kıymak için mazur gören anlayışa destek çıkanlar bulunduğunu hatırlayınca, "Mutluluk" ne kadar çok insana ve tercihan erkek nüfusa ulaşırsa, mutluluk o oranda gerçek olacak.
Hoşgörüsüzlük ve insanın insana çektirdiği acılar konusunda her toplumdan çıkan pek çok hazin öykü var. Uzaklara gitmeye gerek yok, şöyle bir etrafımıza bakalım. Kan davası güden iki aileden birbirini seven gençlerin hazin öyküleri, biri Alevi biri Sünni olduğu için evlenmelerine izin verilmeyenler, suçu yalnızca sevdiği insanla aşk yaşamak olanlara uygulanan töre infazları.
Bazı gazete haberlerini okumak adeta korku filmi senaryosundan alıntı yapmak gibi: Mardin’de evlilik dışı aşk yaşıyor diye öz kardeşi ve kuzenleri tarafından taşlanarak öldürülen kadın ve erkek; barışmak üzere geldikleri baba ocağında kurşun yağmuruna tutulan Antepli evli çift; ya da cinsel yönelimi nedeniyle öldürülen sayısız insan, aynı coğrafyada yaşıyor.
İşte bu noktada “Mutluluk” filminin önemi bir kat daha artıyor. Herşeyden önce söyleyecek önemli bir sözü var ve bunu iyi bir sinema duygusuyla yapıyor. Kuşkusuz her filmin bir meselesi olması gerekir, ama bunu düzgün bir sinema üslubuyla anlatmak işin en zor tarafıdır. İkisini birden başaran filmleri baştacı etmemiz de bu yüzden.
Örneğin “Beynelmilel” filmi 12 Eylül askeri darbesi gibi zorlu bir konuya el atarken, kolaya kaçmıyor ve meramını slogan yerine sinema diline yaslanarak anlatıyordu. “Mutluluk” filmi de, herkesin görmesi gereken, hatta bazı kesimlere ders niyetine izlettirilmesinde fayda olan bir film.
Zülfü Livaneli’nin bu coğrafyanın en belalı, en çok barbarlık örneği konusu olan töre cinayetlerine odaklandığı aynı adlı romandan uyarlanan “Mutluluk”, en az eserin kendisi, hatta kusursuz görselliği nedeniyle daha da etkileyici olan bir çalışma. Özellikle kadınlara yönelik şiddet, gelenek-görenek gibi gerekçelerle vahşetin meşrulaştırılması ve ailelerin kendi evlatlarına karşı uyguladığı cinayetler zinciri. Maalesef hepsi gerçek, hepsi yaşanmış ve yaşanıyor.
“Mutluluk” beyazperdede izleyip unutulacak türden bir hikaye değil. Abdullah Oğuz’un yönetmenlik vasfını pekiştirdiği, Özgü Namal’ın bir kez daha oyunculuğu ile her türlü övgüyü hakettiği, gelenek ve duyguları arasında tercih yapmaya zorlanan erkeğin sıkıntısını son derece güzel bir oyunla beyazperdeye taşıyıp, ilk sinema filmi olmasına rağmen hayranlık uyandıran bir performans sergileyen Murat Han'ı tanıma fırsatını da sağlayan bu film özel bir alkışı hakediyor.
Önüne hangi sıfatı koyarsanız koyun, cinayet olduğu gerçeğini değiştirmeyecek bu bölgeye ait olan bir acı uzun zamandan beri ilk defa popüler sinemaya konu oluyor. "Mutluluk" filmi ile ortaya çıkan bir fırsat var: töre cinayeti denen vahşetin geniş kitlelere yansıması, bilinçlendirilmesi anlamında. "Mutluluk" bunu iyi bir sinema ruhu ve didaktik olmadan başarıyor. Ancak, "Mutluluk" filmini salonda yüzde 80 oranındaki kadın seyirci nüfusuyla beraber izlerken, üzülmemek elde değildi. Bu filmi esas ve mutlaka görmesi gerekenler, yani erkekler, nerede acaba?
Üniversite öğrencileri düzeyinde yapılan araştırmalarda bile, namus ile cinayeti birbirini tamamlayan, üstelikbir insanın canına kıymak için mazur gören anlayışa destek çıkanlar bulunduğunu hatırlayınca, "Mutluluk" ne kadar çok insana ve tercihan erkek nüfusa ulaşırsa, mutluluk o oranda gerçek olacak.
Hoşgörüsüzlük ve insanın insana çektirdiği acılar konusunda her toplumdan çıkan pek çok hazin öykü var. Uzaklara gitmeye gerek yok, şöyle bir etrafımıza bakalım. Kan davası güden iki aileden birbirini seven gençlerin hazin öyküleri, biri Alevi biri Sünni olduğu için evlenmelerine izin verilmeyenler, suçu yalnızca sevdiği insanla aşk yaşamak olanlara uygulanan töre infazları.
Bazı gazete haberlerini okumak adeta korku filmi senaryosundan alıntı yapmak gibi: Mardin’de evlilik dışı aşk yaşıyor diye öz kardeşi ve kuzenleri tarafından taşlanarak öldürülen kadın ve erkek; barışmak üzere geldikleri baba ocağında kurşun yağmuruna tutulan Antepli evli çift; ya da cinsel yönelimi nedeniyle öldürülen sayısız insan, aynı coğrafyada yaşıyor.
İşte bu noktada “Mutluluk” filminin önemi bir kat daha artıyor. Herşeyden önce söyleyecek önemli bir sözü var ve bunu iyi bir sinema duygusuyla yapıyor. Kuşkusuz her filmin bir meselesi olması gerekir, ama bunu düzgün bir sinema üslubuyla anlatmak işin en zor tarafıdır. İkisini birden başaran filmleri baştacı etmemiz de bu yüzden.
Örneğin “Beynelmilel” filmi 12 Eylül askeri darbesi gibi zorlu bir konuya el atarken, kolaya kaçmıyor ve meramını slogan yerine sinema diline yaslanarak anlatıyordu. “Mutluluk” filmi de, herkesin görmesi gereken, hatta bazı kesimlere ders niyetine izlettirilmesinde fayda olan bir film.
Zülfü Livaneli’nin bu coğrafyanın en belalı, en çok barbarlık örneği konusu olan töre cinayetlerine odaklandığı aynı adlı romandan uyarlanan “Mutluluk”, en az eserin kendisi, hatta kusursuz görselliği nedeniyle daha da etkileyici olan bir çalışma. Özellikle kadınlara yönelik şiddet, gelenek-görenek gibi gerekçelerle vahşetin meşrulaştırılması ve ailelerin kendi evlatlarına karşı uyguladığı cinayetler zinciri. Maalesef hepsi gerçek, hepsi yaşanmış ve yaşanıyor.
“Mutluluk” beyazperdede izleyip unutulacak türden bir hikaye değil. Abdullah Oğuz’un yönetmenlik vasfını pekiştirdiği, Özgü Namal’ın bir kez daha oyunculuğu ile her türlü övgüyü hakettiği, gelenek ve duyguları arasında tercih yapmaya zorlanan erkeğin sıkıntısını son derece güzel bir oyunla beyazperdeye taşıyıp, ilk sinema filmi olmasına rağmen hayranlık uyandıran bir performans sergileyen Murat Han'ı tanıma fırsatını da sağlayan bu film özel bir alkışı hakediyor.
19 Nisan 2007 Perşembe
Ankara Film Festivali Notları ve Kara Kitap
Şehir ve Sinema
Haldun Armağan
haldunarmagan@gmail.com
Savaş ve Ruh Kirliliği: Kara Kitap
Naziler, İkinci Dünya Savaşı, Yahudi soykırımı... Yaşanan acılar bireysel ve toplumsal boyutuyla edebiyatta ve sinemada sayısız kez işlendi. Bu nedenle Nazi dönemiyle ilgili bir filme gitmeden önce "artık söylenecek ne kaldı" diye vazgeçme eğiliminde olmanız gayet normal. İtiraf edeyim, ben de "Kara Kitap/Zwartboek" filminin ilk görüntüleri beyazperdeye yansıyana kadar, benzer duygular içindeydim.
Yönetmen Paul Verhoeven’in Hollywood dönemi sonrası (Temel İçgüdü, Robocop, Hollow Man) anavatanı Hollanda'ya dönüşünü simgeleyen "Kara Kitap" İkinci Dünya Savaşına ilişkin acıların ne kadar ifade edilse de sona ermiş sayılmayacağını hatırlatıyor. Daha da önemlisi, savaş ya da ırk ayrımcılığı gibi bir vahşeti sadece siyah ve beyaz tonlarla resmetmeyip, sakin ama son derece tutarlı bir biçimde, savaşın bir kirlilik gibi insanlara nüfuz etmesine odaklanıyor. İnsanların birbirine çektirdiği acıları ille de belli bir dönem, ya da “kötü politikayla” sınırlamayan “Kara Kitap” mutlak iyiler ve mutlak kötüler kolaycılığına sapmadan, herkesin ruh kirliliğinden nasibini aldığı bir büyük resim sunuyor.
İkinci Dünya Savaşının son ayları ve Hollanda'nın Alman işgali altındaki dönemi. Naziler gemi azıya almış biçimde Yahudi soykırımına devam ediyor. Nazi subayları acımasız, ama Hollanda'da yaşayan Yahudileri koruyanlar da sanıldığı gibi masum değil. Varlıklı Yahudileri Belçika'ya kaçırma planı sırasında, gerek Hollandalıların gerekse Yahudilerin savaş ve insanların acıları üzerinden ticaret yaptığını anlıyoruz. Eski bir kabare şarkıcısı yahudi Rachel'in hayat öyküsünün izlerinden çıkan sonuç, savaş denilen barbarlığın kendisi yokedilmediği müddetçe, kimse ne tam iyi, ne tam kötüdür. Rachel'in hayatına giren insanlar da bunun birer simgesi. Bazen bir Nazi subayı merhametli çıkıyor, kimi zaman da bir Yahudi dost görünen düşman. Savaş sona erdiğinde ise Avrupalıların linç kültürüne yakınlığı bir başka olgu. Kısacası bu filmi savaş yıllarında geçen bir casusluk hikayesi diye hafife almak büyük haksızlık olur.
"Kara Kitap" çarpıcı bir finalle noktalıyor sözünü: Tarifsiz acılardan geçip, ailesini katliama kurban verdikten sonra hayatta kalmayı başaran ve yaşamını İsrail'de sürdüren Rachel'in günümüzdeki hali pek içaçıcı değil. Bu kez de İsrail-Filistin savaşı nedeniyle askeri teyakkuz havasının kirliliğini solumak zorunda.
"Kara Kitap" İkinci Dünya Savaşından yola çıkarak, genel anlamda savaş ve insanın insana yaşattığı acılar üzerine yapılmış son derece tutarlı bir film. Sinemasal anlamda ise bu yılın kesinlikle en iyilerinden biri.
-------------------------------------------------------------------------------------------
Festival Notları
Ankara’da festival rüzgarları esmeye başladı. Maddi sıkıntıların aşılması ve geçen yıllara göre daha geniş çaplı bir destekle 18. kez düzenlenebilmesi çok sevindirici. Program seçimi de son derece başarılı. Kısa filmlerle verilen özel önem Ankara film festivaline bir ayrıcalık katıyor. “Cehennemin İçinden: Dünya Savaşıyor” ve “Arte” (Fransız ve Alman) filmlerine özellikle dikkat çekmek isterim. Gelelim festival açılış gecesinden bazı notlara:
Limak: Festivalin başlıca destekçilerinden biri ve elbette övgüye değer bir durum. Ancak bu sene icat edilen “isim sponsorluğu” firmanın ve Ankara festivalinin saygınlığına yakışmıyor. “Limak Ankara Festivali” gibi hiç şık olmayan bir görüntü yaratılmış. Keşke “festival ana sponsoru” ya da buna benzer bir kavramla yetinip, biraz mütevazı olunsaydı.
Tamer Karadağlı: Mahmut Tali Öngören ismini ısrarla “Taali” diye uzatarak okuma başarısını gösterdiği için kutluyoruz. Demekki bir prova yapmak şarttı. Tabii aynı durum, yani prova gerekliliği Elif Dağdeviren için de geçerli.
Kadir İnanır: Otel lobisinde vakit geçirmek yerine, herkesle birlikte törene gelmek neden bu kadar zordur? Tören başladıktan yarım saat sonra gelip, sahnenin önünü tıkamak, üstelik sessizce oturmayıp, bir de basına poz vermek sinemaya saygı ifadesi midir?
Farabi Salonu: Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Farabi Salonu tören için mükemmel bir seçimdi. Sahne düzeni ve salonun mimari estetiği festivale yaraşır bir tablo sundu. Emeği geçen herkesi kutluyoruz.
Haldun Armağan
haldunarmagan@gmail.com
Savaş ve Ruh Kirliliği: Kara Kitap
Naziler, İkinci Dünya Savaşı, Yahudi soykırımı... Yaşanan acılar bireysel ve toplumsal boyutuyla edebiyatta ve sinemada sayısız kez işlendi. Bu nedenle Nazi dönemiyle ilgili bir filme gitmeden önce "artık söylenecek ne kaldı" diye vazgeçme eğiliminde olmanız gayet normal. İtiraf edeyim, ben de "Kara Kitap/Zwartboek" filminin ilk görüntüleri beyazperdeye yansıyana kadar, benzer duygular içindeydim.
Yönetmen Paul Verhoeven’in Hollywood dönemi sonrası (Temel İçgüdü, Robocop, Hollow Man) anavatanı Hollanda'ya dönüşünü simgeleyen "Kara Kitap" İkinci Dünya Savaşına ilişkin acıların ne kadar ifade edilse de sona ermiş sayılmayacağını hatırlatıyor. Daha da önemlisi, savaş ya da ırk ayrımcılığı gibi bir vahşeti sadece siyah ve beyaz tonlarla resmetmeyip, sakin ama son derece tutarlı bir biçimde, savaşın bir kirlilik gibi insanlara nüfuz etmesine odaklanıyor. İnsanların birbirine çektirdiği acıları ille de belli bir dönem, ya da “kötü politikayla” sınırlamayan “Kara Kitap” mutlak iyiler ve mutlak kötüler kolaycılığına sapmadan, herkesin ruh kirliliğinden nasibini aldığı bir büyük resim sunuyor.
İkinci Dünya Savaşının son ayları ve Hollanda'nın Alman işgali altındaki dönemi. Naziler gemi azıya almış biçimde Yahudi soykırımına devam ediyor. Nazi subayları acımasız, ama Hollanda'da yaşayan Yahudileri koruyanlar da sanıldığı gibi masum değil. Varlıklı Yahudileri Belçika'ya kaçırma planı sırasında, gerek Hollandalıların gerekse Yahudilerin savaş ve insanların acıları üzerinden ticaret yaptığını anlıyoruz. Eski bir kabare şarkıcısı yahudi Rachel'in hayat öyküsünün izlerinden çıkan sonuç, savaş denilen barbarlığın kendisi yokedilmediği müddetçe, kimse ne tam iyi, ne tam kötüdür. Rachel'in hayatına giren insanlar da bunun birer simgesi. Bazen bir Nazi subayı merhametli çıkıyor, kimi zaman da bir Yahudi dost görünen düşman. Savaş sona erdiğinde ise Avrupalıların linç kültürüne yakınlığı bir başka olgu. Kısacası bu filmi savaş yıllarında geçen bir casusluk hikayesi diye hafife almak büyük haksızlık olur.
"Kara Kitap" çarpıcı bir finalle noktalıyor sözünü: Tarifsiz acılardan geçip, ailesini katliama kurban verdikten sonra hayatta kalmayı başaran ve yaşamını İsrail'de sürdüren Rachel'in günümüzdeki hali pek içaçıcı değil. Bu kez de İsrail-Filistin savaşı nedeniyle askeri teyakkuz havasının kirliliğini solumak zorunda.
"Kara Kitap" İkinci Dünya Savaşından yola çıkarak, genel anlamda savaş ve insanın insana yaşattığı acılar üzerine yapılmış son derece tutarlı bir film. Sinemasal anlamda ise bu yılın kesinlikle en iyilerinden biri.
-------------------------------------------------------------------------------------------
Festival Notları
Ankara’da festival rüzgarları esmeye başladı. Maddi sıkıntıların aşılması ve geçen yıllara göre daha geniş çaplı bir destekle 18. kez düzenlenebilmesi çok sevindirici. Program seçimi de son derece başarılı. Kısa filmlerle verilen özel önem Ankara film festivaline bir ayrıcalık katıyor. “Cehennemin İçinden: Dünya Savaşıyor” ve “Arte” (Fransız ve Alman) filmlerine özellikle dikkat çekmek isterim. Gelelim festival açılış gecesinden bazı notlara:
Limak: Festivalin başlıca destekçilerinden biri ve elbette övgüye değer bir durum. Ancak bu sene icat edilen “isim sponsorluğu” firmanın ve Ankara festivalinin saygınlığına yakışmıyor. “Limak Ankara Festivali” gibi hiç şık olmayan bir görüntü yaratılmış. Keşke “festival ana sponsoru” ya da buna benzer bir kavramla yetinip, biraz mütevazı olunsaydı.
Tamer Karadağlı: Mahmut Tali Öngören ismini ısrarla “Taali” diye uzatarak okuma başarısını gösterdiği için kutluyoruz. Demekki bir prova yapmak şarttı. Tabii aynı durum, yani prova gerekliliği Elif Dağdeviren için de geçerli.
Kadir İnanır: Otel lobisinde vakit geçirmek yerine, herkesle birlikte törene gelmek neden bu kadar zordur? Tören başladıktan yarım saat sonra gelip, sahnenin önünü tıkamak, üstelik sessizce oturmayıp, bir de basına poz vermek sinemaya saygı ifadesi midir?
Farabi Salonu: Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Farabi Salonu tören için mükemmel bir seçimdi. Sahne düzeni ve salonun mimari estetiği festivale yaraşır bir tablo sundu. Emeği geçen herkesi kutluyoruz.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
