23 Ağustos 2007 Perşembe

Sinemasız Çankaya

Yeri geldiğinde iri iri laflarla tanımlıyoruz Ankara'yı: "Koskoca Başkent", "Türkiye'nin Siyasi Nabzının Attığı Yer" vs.

Diyelim bu "koskoca" kentin tam merkezinde oturuyorsunuz ve canınız sinemaya gitmek istedi. Öyle bir anda evden çıkıp en yakındaki sinemaya gitmek üzere bir plan yapabilir misiniz?

Yakın bir zamana kadar yanıtı "elbette" olan bu soruya, artık "maalesef" demek zorundayız. Ankara'nın koskoca Çankaya semtinde sinema kalmadı. Önce Yıldız tarafındaki Moviepol, sonra da Tunalı Hilmi Caddesindeki Kavaklıdere sinemasının kapanmasıyla, merkezde oturup sadece film izlemek için evden çıkma devri de kendiliğinden kapanmış oluyor.

Suçlu ya da sorumlu ararken, önce aynaya bakmak gerekiyor. Tüm topluma dayatılan ve de gayet güzel benimsenen tüketime dayalı sosyalleşme sayesinde, insanlar yalnızca sinemaya gitmek için sokağa çıkmaz oldu. Mutlaka bir alışveriş merkezine gidilecek, piknik yaparcasına katlar-mağazalar arasında turlanacak, birşeyler yenip içilecek ve arada "sinema yapılacak."

Ne yazık ki geldiğimiz nokta bu.

Sonuçta, Ankara yokolan pek çok özelliğiyle beraber kent tarihi kimliğini de birer ikişer yitiriyor ve bu yeni tarz alışkanlıkların kültüre vurduğu darbeleri birebir yaşıyor.

Başkent'in en gözde yerlerinden Kuğulu Park ve Tunalı Hilmi, kültürel anlamda İstiklal Caddesi olabilecek potansiyele sahipken, artık sinemaların kapanıp işmerkezi ya da lokantaya, mimari özellikler taşıyan eski Ankara evlerinin ise otel ve özel hastaneye dönüştüğü bir dönem içinde.

Şehirciliğin "ş"sinden habersizlerin eseri olan kavşak ve yol düzenlemeleri sayesinde gün içinde sürekli tıkalı olan Tunalı trafiğine bakınca, insanın içi eziliyor.

1980'li yıllarda Başkentin bu merkezi semti tam 9 ayrı sinemaya sahipti. Ne yazıkki, Çankaya sinemasını gece klubü, Ses sinemasını lokanta, Dedeman sinemasını hastane, Talip sinemasını otopark, Karınca sinemasını işhanı ve Dilek sinemasını düğün salonu yapıp "bu ağırlıklardan kurtulduk"(!)

Tek teselli Akün ve Çağdaş Sahne'nin hiç değilse tiyatro salonu olarak faaliyet göstermesi. Gerçi Devlet Tiyatroları sahip çıkmasa onlar da çoktan varlığını yitirmiş olacaktı.

Caddenin tek ve son sineması Kavaklıdere de maalesef, Ağustos başında perdelerini kapatmak zorunda kaldı.

Kent merkezinde bulunan sinemaların yokolduğu ve yoğunluğun yalnızca alışveriş merkezleriyle, oradaki sinemalara kaydığı bir süreç bu. Demekki Ankaralılar sadece film seyretmek için sokağa çıkma keyfinden vazgeçmiş.

Koca Başkentin merkezinde sadece Kızılay ve çevresindeki sinemalar kaldı. Metropol, Megapol, Ankapol, Kızılırmak, Kızılay Büyülü Fener ve Batı sinemaları; hiç değilse onlara sahip çıkalım diyeceğim, ama pek umudum yok doğrusu.

15 Mayıs 2007 Salı

Mutluluk'ta Film Ötesi Şeyler

Barbarlığın İzini Sürerken: "Mutluluk"

Önüne hangi sıfatı koyarsanız koyun, cinayet olduğu gerçeğini değiştirmeyecek bu bölgeye ait olan bir acı uzun zamandan beri ilk defa popüler sinemaya konu oluyor. "Mutluluk" filmi ile ortaya çıkan bir fırsat var: töre cinayeti denen vahşetin geniş kitlelere yansıması, bilinçlendirilmesi anlamında. "Mutluluk" bunu iyi bir sinema ruhu ve didaktik olmadan başarıyor. Ancak, "Mutluluk" filmini salonda yüzde 80 oranındaki kadın seyirci nüfusuyla beraber izlerken, üzülmemek elde değildi. Bu filmi esas ve mutlaka görmesi gerekenler, yani erkekler, nerede acaba?

Üniversite öğrencileri düzeyinde yapılan araştırmalarda bile, namus ile cinayeti birbirini tamamlayan, üstelikbir insanın canına kıymak için mazur gören anlayışa destek çıkanlar bulunduğunu hatırlayınca, "Mutluluk" ne kadar çok insana ve tercihan erkek nüfusa ulaşırsa, mutluluk o oranda gerçek olacak.

Hoşgörüsüzlük ve insanın insana çektirdiği acılar konusunda her toplumdan çıkan pek çok hazin öykü var. Uzaklara gitmeye gerek yok, şöyle bir etrafımıza bakalım. Kan davası güden iki aileden birbirini seven gençlerin hazin öyküleri, biri Alevi biri Sünni olduğu için evlenmelerine izin verilmeyenler, suçu yalnızca sevdiği insanla aşk yaşamak olanlara uygulanan töre infazları.

Bazı gazete haberlerini okumak adeta korku filmi senaryosundan alıntı yapmak gibi: Mardin’de evlilik dışı aşk yaşıyor diye öz kardeşi ve kuzenleri tarafından taşlanarak öldürülen kadın ve erkek; barışmak üzere geldikleri baba ocağında kurşun yağmuruna tutulan Antepli evli çift; ya da cinsel yönelimi nedeniyle öldürülen sayısız insan, aynı coğrafyada yaşıyor.

İşte bu noktada “Mutluluk” filminin önemi bir kat daha artıyor. Herşeyden önce söyleyecek önemli bir sözü var ve bunu iyi bir sinema duygusuyla yapıyor. Kuşkusuz her filmin bir meselesi olması gerekir, ama bunu düzgün bir sinema üslubuyla anlatmak işin en zor tarafıdır. İkisini birden başaran filmleri baştacı etmemiz de bu yüzden.

Örneğin “Beynelmilel” filmi 12 Eylül askeri darbesi gibi zorlu bir konuya el atarken, kolaya kaçmıyor ve meramını slogan yerine sinema diline yaslanarak anlatıyordu. “Mutluluk” filmi de, herkesin görmesi gereken, hatta bazı kesimlere ders niyetine izlettirilmesinde fayda olan bir film.

Zülfü Livaneli’nin bu coğrafyanın en belalı, en çok barbarlık örneği konusu olan töre cinayetlerine odaklandığı aynı adlı romandan uyarlanan “Mutluluk”, en az eserin kendisi, hatta kusursuz görselliği nedeniyle daha da etkileyici olan bir çalışma. Özellikle kadınlara yönelik şiddet, gelenek-görenek gibi gerekçelerle vahşetin meşrulaştırılması ve ailelerin kendi evlatlarına karşı uyguladığı cinayetler zinciri. Maalesef hepsi gerçek, hepsi yaşanmış ve yaşanıyor.

“Mutluluk” beyazperdede izleyip unutulacak türden bir hikaye değil. Abdullah Oğuz’un yönetmenlik vasfını pekiştirdiği, Özgü Namal’ın bir kez daha oyunculuğu ile her türlü övgüyü hakettiği, gelenek ve duyguları arasında tercih yapmaya zorlanan erkeğin sıkıntısını son derece güzel bir oyunla beyazperdeye taşıyıp, ilk sinema filmi olmasına rağmen hayranlık uyandıran bir performans sergileyen Murat Han'ı tanıma fırsatını da sağlayan bu film özel bir alkışı hakediyor.

19 Nisan 2007 Perşembe

Ankara Film Festivali Notları ve Kara Kitap

Şehir ve Sinema
Haldun Armağan
haldunarmagan@gmail.com

Savaş ve Ruh Kirliliği: Kara Kitap
Naziler, İkinci Dünya Savaşı, Yahudi soykırımı... Yaşanan acılar bireysel ve toplumsal boyutuyla edebiyatta ve sinemada sayısız kez işlendi. Bu nedenle Nazi dönemiyle ilgili bir filme gitmeden önce "artık söylenecek ne kaldı" diye vazgeçme eğiliminde olmanız gayet normal. İtiraf edeyim, ben de "Kara Kitap/Zwartboek" filminin ilk görüntüleri beyazperdeye yansıyana kadar, benzer duygular içindeydim.

Yönetmen Paul Verhoeven’in Hollywood dönemi sonrası (Temel İçgüdü, Robocop, Hollow Man) anavatanı Hollanda'ya dönüşünü simgeleyen "Kara Kitap" İkinci Dünya Savaşına ilişkin acıların ne kadar ifade edilse de sona ermiş sayılmayacağını hatırlatıyor. Daha da önemlisi, savaş ya da ırk ayrımcılığı gibi bir vahşeti sadece siyah ve beyaz tonlarla resmetmeyip, sakin ama son derece tutarlı bir biçimde, savaşın bir kirlilik gibi insanlara nüfuz etmesine odaklanıyor. İnsanların birbirine çektirdiği acıları ille de belli bir dönem, ya da “kötü politikayla” sınırlamayan “Kara Kitap” mutlak iyiler ve mutlak kötüler kolaycılığına sapmadan, herkesin ruh kirliliğinden nasibini aldığı bir büyük resim sunuyor.

İkinci Dünya Savaşının son ayları ve Hollanda'nın Alman işgali altındaki dönemi. Naziler gemi azıya almış biçimde Yahudi soykırımına devam ediyor. Nazi subayları acımasız, ama Hollanda'da yaşayan Yahudileri koruyanlar da sanıldığı gibi masum değil. Varlıklı Yahudileri Belçika'ya kaçırma planı sırasında, gerek Hollandalıların gerekse Yahudilerin savaş ve insanların acıları üzerinden ticaret yaptığını anlıyoruz. Eski bir kabare şarkıcısı yahudi Rachel'in hayat öyküsünün izlerinden çıkan sonuç, savaş denilen barbarlığın kendisi yokedilmediği müddetçe, kimse ne tam iyi, ne tam kötüdür. Rachel'in hayatına giren insanlar da bunun birer simgesi. Bazen bir Nazi subayı merhametli çıkıyor, kimi zaman da bir Yahudi dost görünen düşman. Savaş sona erdiğinde ise Avrupalıların linç kültürüne yakınlığı bir başka olgu. Kısacası bu filmi savaş yıllarında geçen bir casusluk hikayesi diye hafife almak büyük haksızlık olur.

"Kara Kitap" çarpıcı bir finalle noktalıyor sözünü: Tarifsiz acılardan geçip, ailesini katliama kurban verdikten sonra hayatta kalmayı başaran ve yaşamını İsrail'de sürdüren Rachel'in günümüzdeki hali pek içaçıcı değil. Bu kez de İsrail-Filistin savaşı nedeniyle askeri teyakkuz havasının kirliliğini solumak zorunda.

"Kara Kitap" İkinci Dünya Savaşından yola çıkarak, genel anlamda savaş ve insanın insana yaşattığı acılar üzerine yapılmış son derece tutarlı bir film. Sinemasal anlamda ise bu yılın kesinlikle en iyilerinden biri.
-------------------------------------------------------------------------------------------
Festival Notları

Ankara’da festival rüzgarları esmeye başladı. Maddi sıkıntıların aşılması ve geçen yıllara göre daha geniş çaplı bir destekle 18. kez düzenlenebilmesi çok sevindirici. Program seçimi de son derece başarılı. Kısa filmlerle verilen özel önem Ankara film festivaline bir ayrıcalık katıyor. “Cehennemin İçinden: Dünya Savaşıyor” ve “Arte” (Fransız ve Alman) filmlerine özellikle dikkat çekmek isterim. Gelelim festival açılış gecesinden bazı notlara:

Limak: Festivalin başlıca destekçilerinden biri ve elbette övgüye değer bir durum. Ancak bu sene icat edilen “isim sponsorluğu” firmanın ve Ankara festivalinin saygınlığına yakışmıyor. “Limak Ankara Festivali” gibi hiç şık olmayan bir görüntü yaratılmış. Keşke “festival ana sponsoru” ya da buna benzer bir kavramla yetinip, biraz mütevazı olunsaydı.

Tamer Karadağlı: Mahmut Tali Öngören ismini ısrarla “Taali” diye uzatarak okuma başarısını gösterdiği için kutluyoruz. Demekki bir prova yapmak şarttı. Tabii aynı durum, yani prova gerekliliği Elif Dağdeviren için de geçerli.

Kadir İnanır: Otel lobisinde vakit geçirmek yerine, herkesle birlikte törene gelmek neden bu kadar zordur? Tören başladıktan yarım saat sonra gelip, sahnenin önünü tıkamak, üstelik sessizce oturmayıp, bir de basına poz vermek sinemaya saygı ifadesi midir?

Farabi Salonu: Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Farabi Salonu tören için mükemmel bir seçimdi. Sahne düzeni ve salonun mimari estetiği festivale yaraşır bir tablo sundu. Emeği geçen herkesi kutluyoruz.